Bu sayfadasın: Anasayfa Eleştiriler Edebiyat Hayata Ne Katar?

Eleştiri Edebiyat Hayata Ne Katar?

Edebiyat Hayata Ne Katar?

ÖNSÖZ

Neden roman, şiir, öykü okuruz? Gerçek dünya diye adlandırdığımız yerde kimi zaman yitirdiğimiz yolları, yazıya dökülmüş söz aracılığıyla kurgulanan dünyalarda bulabileceğimizi bildiğimiz için mi? Yoksa ezberlediğimiz öyküler içinde yaşamaktan sıkıldığımızda, düşlediğimiz dünyaya kavuşmak için mi? Edebiyat; şaşırtır, ezberimizi bozar, gelecek güzel günlere duyduğumuz inancı tazeler.

İşte Cem Terzi, Deniz Alp Artun ve ben tam da bunlardan bahsederken 2010 yılı Nobel edebiyat ödülü açıklandı ve Perulu yazar Mario Vargas Llosa ödülü aldı.

Mario Vargas Llosa Nobel edebiyat ödülünü almasaydı, ödül töreninde o konuşmayı yapmasaydı da böyle bir çalışma yapardık. Yapardık, çünkü yıllardır edebiyatın işlevi ve hayatımıza kattıkları üzerinde konuşuldu, yazıldı, çizildi ancak Mario Vargas'ın ödül törenindeki konuşması bizi bir kez daha bu soru/nun ardına düşürdü.
Einstein'in başarı sırlarından biri olan merak bizi de sardı. Meraklandık, hem de çok meraklandık. Kim neler düşünüyordu bu soru/n ile ilgili. Sorduk, kimlere sormadık ki; kimileri hemen yanıtlarını gönderdi heyecanımızı ve umudumuzu pekiştirmek için söz birliği etmişcesine; kimileri teşekkürlerini ilettiler alanları olmadığını bildiren yanıtlarında.

Yetinmedik, doğrudan Mario Vargas Llosa'ya da bir mektup gönderdik. Mario Vargas 8 Mayıs 2011'de gönderdiğimiz mektuba tam da ümidimizi kesmişken 8 Haziran 2011'de yanıt verdi. Sesimizi duyurdukça daha da heyacanlanıyorduk.

Bu mektupları yazarken karanlığa atılmış taşlar misali sesimizin kime ulaşacağını bilmiyorduk, ama bizi duyup yazılarıyla seslerini sesimize katan tüm yazarlarımıza; projenin başından beri usanmadan çalışan ve heyecanlarını hiç yitirmeyen öğrencilerim Cem Terzi ve Deniz Alp Artun'a; usta çizgileriyle kitap kapağını oluşturan Sayın Selçuk Demirel'e, bu çalışmanın basılmasında tüm desteğini veren okul yönetimine; gelen yazıların heyecanını bizimle paylaşan, çalışmanın her aşamasında yanımızda olan Türk Dili ve Edebiyatı Zümre Başkanı Hayriye Topçuoğlu'na; Mario Vargas Llyosa'dan gelen yanıtı çeviren Sayın İsmet Birkan'a ve Mario Vargas Llyosa'ya söylemek istediklerimizin İsponyolca dili olan öğrencimiz Dağhan Carlos Edip Akkar ile velimiz Mariela Beatriz Akkar'a tüm destekleri için teşekkür ederim.

Deniz Zeka
16.01.2012, Ankara


Ayşe Sarısayın'ın kitaptaki yazısı:

2010 Nobel Ödülü'ne değer bulunan Perulu yazar Maria Vargas Llosa ödül töreninde yaptığı "Okumaya ve Kurmacaya Övgü" başlıklı konuşmasında şöyle diyor: "Okuduğumuz o iyi kitaplar olmasaydı, şimdikinden daha kötü durumda, daha uzlaşmacı, daha itaatkâr olurduk; ilerlemenin motoru olan eleştirel ruhun esamesi bile okunmazdı. Yazmak gibi, okumak da, hayatın yetersizliklerine karşı bir protestodur. Hayatta eksik olanı roman ve öykülerde ararken, var olan hayatın sonsuza duyduğumuz açlığı –insanlık durumunun temeli- dindirmediğini ve daha iyi olması gerektiğini düşünürüz. Öyküler ve romanları, yalnızca tek bir hayatımız varken, pek çok hayatı yaşayabilmek için yaratırız."
Llosa'nın konuşmasını okurken,  o güne dek çeşitli ortamlarda edebiyat-hayat ilişkisi gündeme geldiğinde dile getirmeye çalıştıklarımı bir kez daha düşünmüştüm. Llosa, benim de sonuna dek katıldığım düşüncelerini, en mükemmel biçimde ifade etmişti kuşkusuz. Tam da Nobel Ödüllü bir yazardan bekleneceği şekilde...
Sanırım bu yüzden, aylar önce okuduğum halde Llosa'nın sözlerini unutmamış, bunca zaman sonra "Edebiyat hayata ne katar?" konusunda bir şeyler yazmaya başlarken hatırlamış ve arayıp bulmuştum. Bir metnin bir kez okunduğunda dahi bellekte yer etmesi ve unutulmaması, yeri ve zamanı geldiğinde anımsanması, edebiyatın ya da 'iyi edebiyat'ın gücüne iyi bir örnek aslında…
"Edebiyat hayata ne katar?" sorusuna bir yanıt bulabilmek için, soruyu kendime yöneltiyor ve "Edebiyat hayatıma ne kattı, ne katıyor?" diye soruyorum önce. Hemen ardından şu sorular geliyor: "Neden okuyorum?" ve "Neden yazıyorum?"
Bu soruların kesin ve net bir tek yanıtı yok elbette, ama okuma yolculuğumda doğal ortamımın etkili olduğunu biliyorum. Çocukluğumun/gençliğimin evi,  babamın duvarları kitaplarla çevrili odası... Sürekli çoğalarak evin dört bir yanını örümcek ağı gibi saran kitaplar, dergiler... Tanımlanması hiç de kolay olmayan, ancak fırından yeni çıkmış sıcacık ekmeklerin kokusu gibi insanı kendine çeken kitap kokusu… Evdeki zamanının çoğunu odasında, masa başında okuyup yazarak geçiren babam, elinden kitap düşmeyen annem, okuduğu kitapları bana öneren ya da "Sen daha küçüksün, anlamazsın; büyüyünce okursun bu kitabı!" diyen ablam...
Babamın şair kimliği kadar belirleyici olan öğretmen kimliği, annemin de edebiyat öğretmeni olması edebiyatla ilişkim açısından belirleyici olmuştu benim için. Çok sessiz, sakin, huzurlu olmakla birlikte bu sessizliğin içinde romanların, öykülerin, şiirlerin adeta çığlık çığlığa yaşandığı bir evde büyüyen şanslı bir çocuktum.
Ortam önemliydi, ancak edebiyatla ilişkimi belirleyen yalnızca bu ortam olabilir mi? Sanmıyorum… Benzer koşullarda büyüyüp edebiyatla ilişkisi son derece sınırlı kalan ya da tek bir kitap bile olmayan bir evde büyüdüğü halde tam bir kitap kurdu olanların sayısı hiç de az değil çünkü. Okumak, hayallere açılan tek yoldu benim için. Üstelik kitapların yerini alabilecek parlak renklere ulaşmanın bugünkü gibi hiç de kolay olmadığı yıllarda! Neyse ki kitaplar vardı, yoksa nasıl geçerdi ev içlerinde uzayıp giden yaz ikindileri, akşamüstleri… Kitapların o tılsımlı dünyasıyla bir kez tanıştıktan sonra vazgeçmek çok güç, neredeyse imkansızdı. Okuma yazma öğrenmeden önce, her akşam yemeğinde babamın anlatacağı masalları beklerdim heyecanla. İlkokula başladıktan sonra ise kendi başıma yola çıkabiliyordum artık. Çocukluk evim, hayal edebileceğimden de çok sayıda masalla buluşturuyordu beni. Masallarla başlayan bu okuma serüveni, edebiyat tutkusu hâlâ sürüp gidiyor.

Nedir bu tutkunun sebebi, edebiyatı benim için vazgeçilmez kılan gerçekten? Edebiyat sözcüğü, "olay, düşünce, duygu ve imgelerin, insanlarda estetik duygular uyandıracak bir biçimde, dil aracılığıyla, söz ve yazıyla anlatımını amaç edinen sanat" şeklinde tanımlanıyor sözlüklerde. Edebiyat, hayatla iç içe, hayattan beslenen, insana ve insana ait değerlere ilişkin bir kavram. Dolayısıyla hayatı ve insanı anlamak, bilmediklerime ulaşmak için iyi bir araç! Edebiyatın benim açımdan en önemli işlevi de bu olsa gerek...
Bir kitap okurken, yaşadığımız bir duruma ya da duyguya rastladığımızda rahatlarız bazen." Yalnız değilim!" duygusudur bu rahatlamayı sağlayan. Bir insanla ortak sorunlarımız olduğunu fark ettiğimizde, konuşarak paylaşmanın yarattığı rahatlamaya benzeyen, ancak bunun çok daha ötesinde, estetik duygularımızı besleyen, beğenimizi geliştiren bir paylaşımdır bu. İnsanı, toplumu, dünyayı ve en çok da kendimizi anlamamızı sağlayan edebiyat, içimizdeki ıssızlığı bölerek hayatın güçlüklerine katlanmayı da kolaylaştırabiliyor kimi zaman.
Edebiyatın en önemli işlevlerinden birinin, farkına varmak ya da farkında olmak kavramıyla ilişkili olduğuna inanıyorum. Farkındalığı estetik duygular yaratma yoluyla sağlamak, edebiyatın bilgiyi aşan yönü.  Kimi zaman yaşamın çok tanıdık, bildik yüzünü getiriyor karşımıza, kimi zaman da farkında olmadıklarımızı, belki bakmak, görmek istemediklerimizi, uzak durduklarımızı. Farkına varmak, görebilmek ise, değişimin, daha iyi, daha güzel, daha adaletli bir dünyaya ulaşmanın ilk adımı...
Çocukluğumdan başlayarak hep yol gösterici, yönlendirici olan edebiyat, bilmediğim hayatlara, tanımadığım dünyalara uzanmamı sağladı, bulunduğum çevrenin çizdiği kalıpları –az ya da çok- aşmama yardımcı oldu. Okuyarak hayata, insana ve insana dair kavramlara yaklaşırken, kendimi de tanıdığımı, hatta konumlandırdığımı zaman içinde anlamaya başladım.
Okuma sürecinde aldığım yol, kâğıtsız kalemsiz, sözcüklere dökülmeyen soyut bir yazma serüveni oldu benim için. Kimi yazarların yüzyıllar önce yazdıklarını okurken, bazı algılarda buluşurken, kendimle ya da çevremle bazı kesişme noktalarını yakalarken, kimselerin bilmeyeceği, okumayacağı metinler yazdım farkında olmadan. Sonra, günün birinde zihnimde yazdıklarım kendi sözcüklerime dönüşmeye başladı, okurken ve yaşarken biriktirdiklerim kendine bir yol bularak su yüzüne çıktı, somutlaştı.
Edebiyatın hayatıma kattıkları yazmakla tükenecek gibi değil galiba...

Llosa şöyle sürdürüyor konuşmasını: "Edebiyat sayesinde, gerçek yaşamın bize hiçbir zaman vermeyeceği büyük serüvenlerin, yüce tutkuların kahramanları olabiliriz. Edebiyatın yalanları, bizim aracılığımızla, dönüşen okurlar aracılığıyla, bayağı gerçekliği sürekli sorgulayan kurmaca aracılığıyla gerçek olabilir. (…) İşte bu yüzden hayal etmeye, okumaya ve yazmaya devam etmeliyiz; ölümlülüğümüzün ağırlığını hafifletmenin, zamanın aşındırmasını alt etmenin ve olanaksızı olası kılmanın bugüne kadar bulduğumuz en etkili yolu budur."
Başka bir söze gerek var mı artık?

Ayşe Sarısayın
25 Şubat 2011 

Kaynak: http://elifingunlugu.net/blog/2012/04/03/edebiyat-hayata-ne-katar/

geri